Tuncay Takmaz 1975 yılında Şişli İstanbul’da doğdu. Bugüne kadar 27 kişisel sergi açtı, çok sayıda karma ve grup sergilerine katıldı. Resimleri ulusal ve uluslararası olmak üzere birçok özel koleksiyonda yer aldı. 1997 yılında bir grup arkadaşı ile birlikte Çekirdek Sanat Topluluğu’nu kurdu. 1999 yılında Çekirdek Sanat Dergisi‘nin yayımlanmasına öncülük etti ve derginin editörlüğünü yaptı. Çekirdek Sanat Çağdaş Sanat Sergileri’nin genel koordinatörlüğünü yürüttü, birçok serginin tasarımını gerçekleştirdi. 2000 yılında kendi sanatıyla ilgili metnini Mehmet Ergüven‘in yazdığı ilk katalogu yayımlandı, www.cekirdeksanat.com web sitesini oluşturdu ve editörlüğünü üstlendi. 2003-2004 tarihleri arasında askerliğini yaparken “Bu Bir Sanat Eylemidir” başlıklı mektuplar yayınlayarak bir dizi performans gerçekleştirdi. 2005 yılında Beyoğlu İstanbul’da “Çekirdek Sanat Atölyesi‘ni kurdu. 2002-2005 tarihleri arasında yazdığı şiirler toplamından geniş bir seçkiyi kapsayan “Unutma Aşk” isimli şiir kitabı yayınlandı. 2006 yılında yaptığı seri resimlerden ve hakkında yazılan metinlerden bir seçkiyi kapsayan ikinci kataloğu yayımlandı. 2007 yılında üçüncü kataloğu ( Ekrem Kahraman ile birlikte) yayınlandı. Sanatçının Atölyesi; Düşünce Kültür Sanat Seçkisi’nin Yayın Koordinatörlüğünü üstlendi, www.cekirdekshop.com adresinde online satış sitesi oluşturdu ve Çekirdek Sanat Yayınları’nı kurdu. 2006- 2007 yılları arasında yazdığı şiirler toplamından bir seçkiyi kapsayan “Okunmuyor Aşk” adlı ikinci kitabı yayınlandı. 2009 yılında Kirpi Şiir Dergisi’ni yayınladı, Çekirdek Film’i kurdu ve Durmuş Akbulut yönetmenliğinde “Dünyayı Değiştiren Ressamlar” “Sinemanın İlkleri”, “Çağdaş Türk Ressamları” “Başlangıcından Günümüze Korku Sineması” başlıklı dizi belgesellerin yapımcılığını üstlendi, dünya sinema tarihine imza atmış önemli yönetmenlerin filmlerini “Başyapıtlar” dizisinde derlemeye başladı. “Camgöz Kitap” adlı ikinci yayınevini kurdu. 2010 yılında “Leylek Kırmızısı” adlı üçüncü şiir kitabı yayınlandı.
Hakkında
This is a sticky post! continue reading?
HÜZNÜN KUŞLARI -CEMAL SÜREYA
ben bütün hüzünleri denemişim kendimde
canımla besliyorum şu hüznün kuşlarını
bir bir denemişim bütün kelimeleri
yeni sözler buldum seni görmeyeli
kuliste yarasını saran soytarı gibi
seni görmeyeli
kasketim eğip üstüne acılarımın
sen yüzüne sürgün olduğum kadın
kardeşim olan gözlerini unutmadım
çık gel bir kez daha beni bozguna uğrat
sen tutar kendini incecik sevdirirdin
bir umuttum bir misillemeydin yalnızlığa
şanssızım diyemem kendi payıma
hain bir aşk bu kökü dışarda
olur böyle şeyler ara sıra
olur ara sıra
CEMAL SÜREYA
Figürler Karnavalı
TUNCAY TAKMAZ’DAN AYNI ANDA İKİ YENİ SERGİ:
FİGÜRLER KARNAVALI
• Çok yönlü ressam Tuncay Takmaz’ın rengarenk sergileri Figürler Karnavalı 2 Kasım’da iki ayrı galeride açılıyor.
• Galeri Kent ve Niş İstanbul’da aynı anda başlayacak iki sergi 27 Kasım’a kadar sanatseverlerin beğenisine sunulacak. Sergide Tuncay Takmaz rengarenk aşırı yorum ve yorumsuzluğu kendi dünyasında bir araya getiriyor.
Son yılların gözde genç ressamlarından Tuncay Takmaz yeni sergisi ile sanat gündemini tekrar meşgul edecek. Figürler Karnavalı adlı sergilerde Tuncay Takmaz’ın çok renkli dünyasına yüzlerce farklı yorumla ve renkle anlatılan kediler ve figürler eşlik ediyor.
Tuncay Takmaz’ın son bir yıldır yoğun biçimde hazırlandığı sergi Durmuş Akbulut’un ifadesi ile şöyle: “Düz bir tuval. Rastgele serpiştirilmiş figürler. İnsanlar, balıklar, çiçekler, hayvanlar… Kimin neyle ve nasıl bir ilişki kurduğu meçhul. İnsan figürlerinde gözler ve ağız aşırı belirgin, hatta karikatürleştirilmiş. Kedi başlı insanlar ve insan bakışlı kediler her yerde… Doğuştan sakat erkek ve kadınlar… Şizofrenik jestler. İğne atılsa yere düşmeyecek bir kalabalık. Tuhaf bir müziğin ritmiyle her biri bağımsız jestler çizen figürlerden oluşma gerçek bir Ortaçağ karnavalı…
Baştan belirtmekte yarar var; Tuncay Takmaz’ın resimleri her zaman iki tür yoruma gebe: Aşırı yorum ve yorumsuzluk. Gerçekte, Takmaz’ın resimlerinde aşırı yorumu besleyen çok sayıda gösterge söz konusu. Daha ilk bakışta bunun “Art Brut” yani “ham sanat” ürünü bir resim olduğunu söylemek çok da yanlış olmayacaktır. Basquiat’dan, Dubuffet’den, Chagall’dan, Gümrükçü Rousseau’dan hatta Hioronymus Bosch’tan bile izler bulmak mümkün. Figürlerin naif ve çocuksu görünümleri, resim tarihine ait skala içinde belli bir basamağa oturur kuşkusuz. Ancak, net bir tanım getirmek ve belli bir gruba dahil etmek çok güç. Esasen bir “outsider” resmi durur karşımızda: Klasik resim kurallarının hiçbirine uymayan, profesyonelliği reddetmiş ve hiçbir rekabet güdüsü taşımayan, pür bir resim anlayışı onunki. Ama bu tanıma göre baktığımızda, Takmaz’ın resminde, radikal bir çelişkiyi de görmezden gelmek olanaksız. Figürlerin yalın, çocuksu, pür ve ham görünümlerine karşın; bir araya geldiklerinde ortaya çıkan manzara gerçek anlamda bir kaosu yansıtır. Tam bir kafa karışıklığı. Ve sözcüğün gerçek anlamıyla bir “yığın.”
2 Kasım 2011 tarihinde Galeri Kent ve Niş İstanbul’da aynı anda açılacak olan sergiler yaklaşık bir ay devam edecek.
2-27 Kasım 2011
Açılış: 2 Kasım Çarşamba, Saat:18:00 -20:30
Sergi adresleri:
Galeri Kent – Ahmet Fetgari Sok. No: 138 / 3 Teşvikiye 0 212 225 67 15
Galeri Niş – Ahmet Fetgari Sok. No: 22 Teşvikiye 0 212 232 88 48
yarın 30 agustos
Yarın 30 ağustos zafer bayramı ! Türk ordusu her gün bombalanıyor ve itibarsızlaştırılıyor, tasfiye işlemi bütün hızıyla devam ediyor, bu bayramı kutlayacak olan esas kişiler generaller hepsi hapiste ! Suçları ABD politikalarına karşı gelmek. ? Türk Ordusu’ndan geriye ne kalacak acaba? AKP ve ABD ‘ye diz çökmüş bir ordu mu?
Anlaşılan şu ki; bu toplumun akıllanması için büyük bir acı yaşaması gerekiyor, o da çok yakında gelecek! Sonuçta toplum da doğanın bir parçası ve ne kadar çürürse çürüsün zamanı geldiğinde kendini yenileyecek…
okunmuyor aşk
okunmuyor aşk
anladım ki: herkesin kendine göre bir boşluğu var,
anladım ki her boşluk bir başkasınınki ile dolar
usta birer katiliz hedefini şaşırmayan. birbirimizi öldürüp duruyoruz günlerdir. başka bir gezegendeyiz. düştüğümüz yeryüzü hüzün. ayın rengi soluyor. yeni bir yangınla uyanıyor gece. aklımın duvarlarına dokunuyorum. burukluğunu soluyor nefes nefese kalbim. yerini değiştiriyorum sürekli, bir çarşaf gibi katlıyorum özenle. peşine düşeli tam yirmi gün olmuş .odadan odaya dolaşıyorum. uyuduğumuz yatağın kıvrımlarında. dalgın dalgın topraklarımızı seyrediyorum…
söylesene, sevip mi özledik, özledikçe mi sevdik. ne alıngan bir tanıklık bu! günler geçiyor; kapaklanıyorum içime. bir kurt sürüsü uluyor, ısırdı ısıracak saçlarımdan! uykum geliyor, yatağa uzanıyorum çürüğe çıkarılmış bir silah sanki ismim. kanayıp duruyorum…
sevdiğim dört kitap başucumda. uykusuzluğum tanıktır biri senin isminle başlıyor.
kimliksiz uyanıyorum geceden, odadan çıkarken yüzümü değiştiriyorum… işe giden insanlar gibi hayattan vazgeçmiş bir edayla yürüyorum caddelerde. sanki baktığın her yerdeyim. kan sızıyor yürüdüğüm yollara… ne babanın adını bilirim, ne bacama konan martıların ölüm tarihini. davacıyım artık kendimden. son sözüm dinamit kuyusu olacak. sakın…
beş gün oldu cam kenarında uyuyorum. nefesim buz kalıbı. çıplak tenim ahşabı sarmalıyor, içimde kullanılmamış bir bıçak savruluyor. elimi uzatsam dikenli tel sesin. günlerimi sürüklüyor sahte bir hevesle güneş, uyudukça hastalık kuruluyor gölgemle hayat arasına. sesimi kilitliyorum çekmecelere. telefonlar çalıyor sürekli. ölmüş bir görüntü var aklımda, duvarların serinliğine ismini kazıyorum…
bedenimi uyanık tutan ne varsa sulara gömüyorum. anlıyorum ki ancak bir acı uyanık tutabilir bizi.
yazıldığı gibi okunmuyor aşk.
buz parçası
buz parçası
Tadı yatakta kalan bir düş kırığısın artık. sinema perdesi yerine buruşuk bir çarşaf gemiler sensiz geçiyor önümüzden dudaklarına dokunuyorum kendini seyrediyorsun aynada. kapalı gişe oynuyoruz salonda yer yok. bir göl getiriyorum sana çarşafı yırtıp. üzerinde tenine kazılmış bir buz parçası erimek üzere. Tenini aralıyorum beş adım ileride yan komşu fesleğenleri suluyor balkonda. yanına oturuyorum bir martı vücudunu yıkıyor.
Bir parantez açmalıyım içini soğuk suyla doldurup içmeliyim. gözlerimdeki çağlayan yanıyor. Dudaklarından kan sızıyor aç perdelerini bir hüzün kaçağıyım kokla tenimi. hayat hıçkıra hıçkıra yaprakları titretiyor şimşekler düşüyor vakitsiz buradan okuyabiliyorum. çiçekler döllenerek meyveye dönüşüyor diğer yandan.
Suya bir taş atıyorum seni sayıklıyor
Gece
yavaş yavaş acele et
yavaş yavaş acele et
herkes kendi tahtında uyur
hayat arada işgale uğrar kesilir rengi darmadağın
rüzgarın uğultusu kopar
beklemeler anlatıcıdır inanmasan da
yırtılırken karşılık göz şaşırır!
ve her şey yeniden yaşanabilir
yeniden tasarlanabilir akıl
oda düzenlenir sevgili yeniden öpülür boynundan
kapısına dayanılan hayaller bir gün düşer
rüzgarını yitiren can verir
korku bir kitap gibidir seker durur
taşlasan da geçilmez kuyusundan
17 Şubat 2011 – 11.30
Ev Sendromu
Her öğünüme üç duble rakı düşüyor bugünlerde… sırf bu yüzden sabah kahvaltılarını teğet geçiyorum.
atölyeme gitmek için hızla yürüyorum, sokaklarda diken bakışlı kadınlar. kulaklarını düşürmüşler bir bacakları kısa sanki… ah şu nişantaşının sokakları parfüm kokar hiç mi gülümsemez kadınları. sanki çantalarında ölü taşırlar..
Bu çetenin en azılı üyesini sıkıştırıp bir köşede hırpamak geçiyor içimden yıllar hızla uçuyor kaldır bedenini al şu kör bıcakla kazı geçmişini diyerek. Kan bağışında bulunmak istiyorum diye avazım çıktığı kadar bağırmak istiyorum kulağına beş vakit… bu hata kimin suçu kim bıraktı bu kadar kadını yarım bir mısra gibi sokaklara merak ediyorum
Geceleri uykumu kaçıran köpeği besleyen kim bilmek istiyorum hangi kadın bir erkeğe bu kadar düşman.. Kendini kaybettikçe balkondaki saksıları eşeleyen yan komşuyla tanışmak istiyorum örnegin. belki onlarla oynar sonra öldürürüm teker teker. belki de yaralarımızı temizleriz hep beraber
buğulanmış bir cam kanla silinmez karanlık çökse artık akşam olsa…
Doksanüç metrekare
Doksanüç metrekare
Sanki hayatımda eksik birkaç şey daha var ve onları arıyorum boş bir ev burası.. baygın bir koridor var boydan boya. kaybettiğim zamanın haritası sanki ! yarım öptüğüm kadınların dudak aralarında kimi nerede bıraktığımı hatırlamaya çalışıyorum yürüdükçe. üzerinde üç beş saç teli ..
mahçup salon bomboş… ortasında iki merdiven çamaşırları asıp kuruttuğum. dibinde küçük bir balkon buradan okunuyor sabah. gece buradan buruşuyor..
küçük oda da iki cennet papağanı birbirini teselli edip saçlarını tarıyorlar karşılıklı… her gece boğuldukları yerden başlıyorlar güne yakında sıkıntıdan çoğalır onlar da…
Geceleri saat ona kurulmuş bir tavşan gibi uyuyorum benimle birlikte çimleniyor arka bahçe sabahın dudaklarında. Rüyamda yine babam beş yılda bir görünen hayalet sonunda ölmüş mezarındayım dudaklarımda altyazı geçiyor öfkem
Eksik olan belki de;
Kapı çalsa bir cellad elinde infaz kitabı.. “ben geldim aşkım” dese




